KAN VERMEK İÇİN SIRALARINI BEKLİYORLAR!
Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
NÖBETÇİ ECZANELER
Sesli okuma özelliği ile bu haberin başlık ve kısa özetini sesli olarak dinleyebilirsiniz. SESLİ OKU OKUMAYI DURDUR

KAN VERMEK İÇİN SIRALARINI BEKLİYORLAR!

kategorisinde, 18 Mar 2024 tarihinde yayınlandı
KAN VERMEK İÇİN SIRALARINI BEKLİYORLAR!

Yirmi altı yıldır oturduğum mahallemde sosyal çevrem hiç olmadı desem yeridir. Çalıştığım yerler oturduğum ilçe dışında olduğu için buna zamanım olmadı da diyebilirim. Sabah erkenden evden çıkar, akşam geç saatlerde gelirdim. Genellikle eve yorgun argın geldiğim için hele bir de çalışma kıyafetlerimden kurtulup koltuğa uzanmışsam, dışarı çıkma isteğim de kalmazdı. Zaten arkadaş çevrem daha çok çalıştığım ilçelerde olur, eğlence sohbet ve etkinlikleri onlarla yapardım.
İş hayatımı sonlandırıp emekli olunca; sözün özünü söylemek gerekirse, adeta sudan çıkmış balığa döndüm. Kendi sokağımda tanıdığım birkaç mahalle sakininden başka oturup sohbet edecek kimse olmadığı gerçeği ile yüzleştim. Belki çoğunuza tuhaf gelecek ama mahalle muhtarımızla bile yeni tanıştım.
Neyse, siz bana artık asosyal mi dersiniz, kendini beğenmiş mi dersiniz? Ben yazımda konunun bu yanıyla ilgilenmeyeceğim.
Dedim ya oturup sohbet ettiğim insan sayısı ancak birkaç kişi. İşte bu birkaç kişiden biri de mahallemizin fırıncısı. Ekmek yanında her türlü un mamullerini de pazarladığı, iki sokağa da cephesi olan geniş işletmesinin, arka sokağa bakan camekânlı bir kafesi var. Fırının işlerini çekip çeviren benim eski bir arkadaşım olduğu için zaman zaman oturup sohbet ederiz.
Daha çok gençlerin takıldığı bu kafede Fırın sahibinin de kendine has bir grubu var. Gurupta emeklisi de var çalışanı da. Ancak ne zaman rastlasam konuştukları hep siyaset. Fanatik bir Tayyip hayranı olması, aynı memleketli olmalarından ve aile ilişkilerinin yakınlığından da kaynaklanıyor. Ne zaman beni görse davet eder. Daha çok o konuşur ama benim anlattıklarımı da can kulağı ile dinler.
Dün ekmek almak için fırına uğradığımda masasında iki kişi vardı. Beni görünce çağırdı. “Hocam gel, seni birileriyle tanıştırayım.” Sohbet ettiği iki kişi de benden biraz daha yaşlı. İkisi de Çapa’da birlikte okumuş, uzun yıllar devlette hizmet ettikten sonra emekli olmuş cerrah profesör. Biri özel muayenehanesiyle mesleğini sürdürürken, diğeri daha çok toprakla uğraşmayı, gezip tozmayı seçmiş iki eski okul arkadaşı.
Fırıncı beni, “Eski ülkücü, ülkücülükle ilgili kitapları olan yeni emekli olmuş öğretmen,” diye tanıtınca, ben hemen itiraz ettim. “Eski değil, ben hiç eskimedim. On beş yaşımda Artvin’de ilk ülkü ocağına girdiğim gün kadar yeni, o günkü kadar taze olan duygularımda, bugün de değişen hiçbir şey yok. Ancak beni düşündüren bugünlerde hem ülkücüyüm diyen hem de farklı oluşumlarda yer alıp, birbirlerini ağır ithamlarla suçlayanların da ‘ben ülkücüyüm’ diyor olması. Benim bilemediğim farklı farklı ülkücülükler mi var. Mesela ‘ülkücü’ denildiği zaman sizler ne anlıyorsunuz” diye de sordum.
Fırıncı, “Hocam tam yerinde bir soru, hocalarımız da senin gibi ülkücü. Bu sorunun cevabını onlar verir artık,” deyince kısa bir sessizlik oldu.
Profesörlerden biri, bir yandan üst dudağını tamamen kaplamış ve yanaklarına doğru hilal şeklinde uzamış olan, kırlaşmış gür bıyıklarının uçlarını, sağ elinin parmaklarıyla sırasıyla yukarıya doğru kıvırırken bir yandan da gözlerini bana çevirmiş, öylece bakıyordu. Yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
“Yıl bin dokuz yüz yetmiş altı. İlk görev yerim olan Erzurum Devlet Hastanesi’ndeyim. Klinik çalışmalarımızın yoğun olduğu günlerden biri. Koridorda bir uğultu, koşturmaca oluşunca ister istemez dışarı çıktım. Koridor gençlerle dolmuş, koridor sonundaki kan alma laboratuvarının önünden başlayarak bahçe kapısına kadar uzanan bir kuyruk var. Merakla bahçe kapısından dışarı baktım sırf insanların başlarını görebildiğim belki beş yüz, belki bin kişilik kalabalık, bahçeyi tamamen doldurmuş. Neler oluyor burada diye sordum. Acile getirilen ve ameliyata alınan, aşırı kan kaybetmiş bir yaralı için kana ihtiyaç var. Kuyrukta bekleyenler kan vermek için gelmiş, cevabını aldım. İşte, vurulan bir ülkücü genç için kan vermek amacıyla adeta hastaneyi işgal eden gençleri bir araya toplayan, o günlerdeki idealler olarak tanımlıyorum ben ülkücülüğü,” dedi ve sustu. Bu hikâyeden sonra sohbet de daha fazla uzamadı.
Şimdi soru şu:
“Dün kanlarını vermek için kuyruğa giren, gerekince hiç düşünmeden canlarını da vermekten çekinmeyen ülkücüleri bir araya getiren paylaştıkları değer neydi? Ya da bugün ülkücüleri farklı kamplara ayıran, hatta neredeyse düşmanlaştıran paylaşamadıkları değer nedir?”

Yorumlara Kapalı